Bir özgürlük öyküsü: Meriç karanlık ama gerisi daha karanlık!

0

Türkiye’deki baskı ortamından kurtulmak için Meriç yoluyla Yunanistan’a geçen Alcı ailesi yaşadıkları korku dolu iltica hikayesini anlattı.

Sabahat Alcı (39) ve Kürşad Alcı (41). Düzce ve Ankara’da doğdular. Her ikisi de öğretmen. Kızları 9 yaşındaki Melahat Ebrar ve 7 yaşındaki Saadet Hilal ile birlikte bir gece yarısı Meriç’i geçtiler. Yanlarında hamile olan başka bir kadın daha vardı. Kaçakçılar onları Meriç’in ortasındaki bir adaya, “Burası Yunanistan” diye bıraktılar. Adada aç kaldılar, susuz kaldılar… Ellerindeki son kalan parayı da iki Türk balıkçı alıp onları dolandırdı.

Sonunda yardım karşı kıyıdan, Yunanistan’dan geldi. Kıyı köylerden insanlar ve polisler seferber oldu, onlar gayret etti ve karşı kıyıya özgürlüğe adım attılar.

Türkiye’yi terk etme kararı ile ilgili Sabahat Alcı, “Ülkenin durumunu biliyorsunuz. Bizim de hakkımızda davalarımız vardı. Zor bir karardı Türkiye’yi terk etmek. Şu yaşa kadar güzel anlar yaşadık, kendi vatanım, ama terk etmek zorunda kalıyorsunuz. Bu çok acı… ” diye özetliyor düşüncelerini.

Kürşad Alcı ise, “Meriç’i geçerken bir nehirin ortasında bir adada mahsur kaldık. İnanın orada en çok hissettiğimiz şey ne açlık, ne de yağan yağmurdu. Bizim için edilen duaları hissettik en çok. Ailece teşekkür ediyoruz herkese” dedi.

Korku dolu özgürlüğe kaçış öykülerini internet üzerinden yayın yapan Erkam Tufan’la 30 Dakika programında anlatan Kürşad Alcı şöyle devam ediyor:

“Evet, Meriç’te yaşanan olayları duyuyorduk. Abdürrezzak ailesi, Akçay ailesi çok üzücü… Biz bu kararı vermeden önce onları duyduğumuzda günlerce ağlamıştık, eşim de çok iyi hatırlıyorum. Abdürrezzak ailesinin çocuklarının, Murat Akçay beyin çocuğunun bulunamaması bizi çok etkileyen vakalardı bunlar. Biz bu daha gündemimizde yokken uzunca süre ağlamıştık ama şöyle bir şey var. Türkiye’de korkunç bir durum var. Bir soykırım var yani tabiri caizse. Çocuklar, kadınlar, hamileler, yaşlılar yani çok insafsızca bir durum var. Ve biz de bunu düşündük, değer mi? Gerçekten insafsızca bir durum vardı. Tabiri caizse ne derece doğrudur bilmiyorum ama Meriç’in suları mı daha insaflı, bizim adaletimiz mi daha insaflı diye düşündük. Bu yaşadıklarımıza rağmen Meriç’in sularının daha insaflı olduğuna karar verdik. Ayrıca bir gözaltı sürecimiz olmuştu bizim, çocuklarımız çok etkilenmişti yani bir müddet tedavi aldılar bu yönde psikolojik destek aldılar. Özellikle büyük kızım geceleri kâbuslar görüyordu. İki küçük kızım var çok etkilendi bu durumdan. Annesiz mi kalacağız, babasız mı kalacağız diye. Zaten adada da bahsi geçince sürekli bizi teselli eden şey oydu. Babacığım olsun en azından bir aradayız. ‘Baba evet zor şarttayız ama elimizi tutuyordu bir aradayız’ diyordu. Bizi ülkemizden koparan şeyler biraz bunlardı. Yani bunları hak edecek ne yaptık diye günlerce düşündük, hiçbir şey yapmadık.

– Acı olayları biliyordunuz. Ona rağmen ülkeyi terk etmeye karar verdiniz. Zorlandınız mı bu kararda?

Sabahat Alcı: Kesinlikle çok zorlandık. Fakat çocuklarımız için, özgürlük için geleceğimiz için şarttı. Oraya dönemezdik. Kalsaydık tutuklanacaktık. Onu göze alamazdık. 7 yıl hapis istiyorlar. Terörist olarak yargılanıyoruz. Hayatında yakından silah görmemiş bir insan bu şekilde suçlanıyor. İnsanın silahlı terör örgütü olarak karşılanması çok zor.

– Karar verdiniz yola çıktınız. Neler yaşadınız.

Kürşad Alcı: Bir takım insanlarla irtibat kurduk. Bize nasıl olacağını anlattılar. Biz de itimat ettik. 25 Temmuz günü Türkiye’den çıkmaya karar verdik. Meriç’e gidecektik. Arabamızın takip edildiğini fark ettik. Çok sıradan insanlarız biz. Ortalama insanlarız. Kaçakçı bizi arabadan attı. “Dağılın” dedi. Biz sağa sola falan gittik. Bir yerde çıkmaz sokağa girdik. Kaçırılan insanlar var. Uzun süre haber alınamıyor. Düşündükçe tabii tedirgin olduk. Ne yapacağımızı bilmiyorduk artık ne olacaksa olsun dedik. Birisi bizi arıyordu. Bizim yanımızdan geçti fakat görmedi bizi. Biz de tebessüm ederek gittik. Çok heyecanlandık. Çocuklar var yanımızda tabii. Oradan geçtik. Birkaç yerde oturduk. Vakit geçirdik. Bir arkadaşımızın yanında iki gün kaldık. Bizle birlikte bir aile daha vardı. Onlar başka bir yöne biz başka bir yöne gitmiştik. Cuma günü tekrar aradı bizi. Bizi götürecek olanlar öbür aile ile de irtibat kurmuşlar. Bunları söylerken bile haya ediyorum. Ne işi olur bir eğitimcinin kaçakçı ile? Ama durum bu, üzücü gerçekler. Meriç’e doğru yola geçtik. Saat 22:00 gibi bir botun önünde durduk. Bot biraz kalitesizdi. Hazırlıksız gelmiş olduk. Çok kalitesiz bir bottu. Eşimle o arada baktık. Acele ettiriyorlar. Meriç karanlık ama geriye bakıyorsunuz daha karanlık. Can yelekleri vardı, çocuklara ve bize giydirdiler. Saat 22:30 gibi bota bindik.

Sabahat Alcı: Hep çocuklar aklımda. Onların yüzlerini gözetledim. “Acaba korkuyorlar mı” diye. Bana sorsanız, korkuyorum arkam önüm her yer karanlık. O ailenin yaşadıkları aklıma geliyor bir taraftan. Acaba aynısını yaşar mıyız? Tarifi imkansız bir korku. Devamlı onları gözetledim. Onlar da sürekli bizi gözetliyorlardı. Bot hareket etti. Korktuğumuz başımıza geldi. Battı.

O anı tarif edemem zaten. Bitiyor. Bir anda hayat buraya kadar dedim. Suya gömülüyorsunuz, çocuklarınızı düşünüyorsunuz. Yani ne yapabilirim, yapacak bir şey yok. Üzeremizdeki zaten eski bir yelekti buna rağmen suyun üstüne çıkmayı başardım. Seslerin olduğu tarafa da gitmeye çalıştım. Suyun üzerindesiniz fakat hala bir şey göremiyorsunuz. Gözlerinizi açamıyorsunuz. Zaten karanlık bir ortam. İnsanların sesleri değil de hareketlerinin seslerini duyuyorsunuz. Çırpınış seslerini duyuyorsunuz ve o tarafa doğru yöneldim. Ben onları takip ettim o anda zaten birazcık yüzdüm ve çalılıklara tutundum ve kurtuldum. O anda eşim ve çocuklarım da kurtulmuş.

Kürşat Alcı: Biz ailecek 4 kişiyiz, karı koca ile birlikte toplam 6 kişiydik. Diğer abla hamileydi. Bir de botu kullanan vardı. Eşim en arkadaydı. Biz bunları takip ediyorduk. Bot batmadan önce dallar görülüyordu. 10 saniye önce eşime dedim. Ne yapacağız. Eşimin olduğu yer biraz daha derindi. Biz önde olduğumuz için ayaklarımız yere değmeye yakındı. Küçük kızımı botu kullanana verdim. O da aldı. Ben de büyük kızımı aldım. İki metrelik bir mesafedeydi. Bir çalılığın altında sığındık. İki adanın arasından geçiyorduk. Küçük bir çalılık olduğunu sanıyorduk. Diğer aile önde idiler. Hemen ayakları yere değdi. Ve çıktılar eşim en arkada olduğu için durumu nasıl zordu. O anda düşünemedim eşimden özür diliyorum. Belki o öne oturmalıydı. Ama çocukları düşünmekten bunu düşünemedik. O da zaten “iyi ki çocukları düşündün” diyor. “İyi ki diyor aklına gelmedi” diyor. Eşim daha zor çıktı. Meriç’in debisi yüksek. Ayaklarımız yere değince anladık. Birkaç kulaç sayesinde çıkabildik. Bir kara parçasına sığındık. Ağacın altına sığındık. Sanırım 23:00 civarlarındaydı. Sonra bir müddet konuşamadık. Islandık sırılsıklam. Büyük bir çantamız vardı. İçinde diploma ve evraklarımız olan, o gitti. Bir miktar da paramız vardı. Çekirdek bir ailemiz kaldı. Hiç bir şeyimiz kalmadı. Her şeyimiz gitmişti. O anda zaten hiçbir şey düşünemiyorsunuz. Çocuklarımız ve eşim ordaydı. Karaya çıktık. Daha önce Edirne’de çalışmıştık. Meriç yükselir zaman zaman. Saat geçtikçe yükselmişti. Biz korktuk.

– Peki karşı taraf gözüküyor mu oradan?

Kürşad Alcı: Karşı taraf gözüküyor, sesler geliyor karşı kıyıdan. Dün büyük kızım bir şey hatırlattı. “Baba ben o sırada ağlayacaktım, sen benim ağzımı tuttun. Karşı taraftan sesler geldiği için” dedi. Askerin sesleri geliyor. Bu haldeyiz ve ses çıkaramıyoruz, tepki veremiyoruz, üzülemiyoruz. Sadece bir kızı ben aldım, bir kızı eşim. Kucağımızda sabaha kadar böyle bekledik.

Sabahat Alcı: Botu süren kişi sürekli bizi ikaz ediyor. “Ellemeyin, hareket yapmayın, sessiz olun, bir gören olur” diyor. Biz de hiç kımıldamıyoruz. Ama ayaklarımıza doğru su yükselmeye başlıyor. Ne olacak diye düşünmeye başlıyorsunuz o sırada.

Kürşad Alcı: Telefonumuz su almış, randımanlı çalışmıyor. Bir çalışıyor bir gidiyor. Bir arkadaşıma konum attım, tanıdık bir insana haber verdik, böyle bir durum var. “Bir şeyler yapın” diye. Onlar da gayret gösterdiler. Ama kaldığımız ada arafta olan bir adaydı. Bu korkularla sabahı ettik. Bu arada botçu bir arkadaşını aradı, “Gel bizi al” diye. Bir gürültü patırdı, sanıyorum o yakalandı. Yeri tarif etmişti, bilmiyoruz o yerleri, tabirleri… Sonra saat 2:00-3:00 gibi sesleri duyduk. Anladık ki, o kişi Türkiye tarafında yakalandı. Öyle olunca biz iyice korktuk. Beklemeye başladık sabaha kadar.

– Hiç uyuyabildiniz mi?

Kürşad Alcı: Biz uyuyamadık ama çocuklar kucağımızda ara ara uyudular. Sıçrıyorlar, uyanıyorlar. Yanımızda bir de hamile kadın var. Bir müddet tutuklu kalmış. Öyle bir tedirginlik de var. Sıkıntısı da var. Şaşkın halde birbirimize bakıyoruz. Şükür duygusu ayakta tuttu. Sağdık ve birilerini haberdar edebilmiştik. Konuşamıyoruz ama yerimizi bildirdik. Bizi bu duygu ayakta tuttu.

Meriç’in debisi o kadar yüksek ki, çocuklarım Meriç’in kıyısında büyüdüler, yüzmeyi öğrendiler. İçlerinden biri “Bana can yeleği verin, gideyim bir botla sizi almaya geleyim” dedi. O bile yüzmeye tam cesaret edemedi. Debi o kadar yüksek Meriç’yok. Can yeleğimi verdim gitti. Sabah beş buçuk altı gibi, gün yeni ağarmaya başlamıştı. “Saat dokuz on gibi gelirim, beni bekleyin” demişti. Gelmedi. Sonra başka bir insan daha vardı, o geleceğini söyledi, o da gelmedi. Adada kaldık! Kimse yok gelen giden. Sabah adanın etrafını dolaşmaya başladık. Kocaman ada. İki üç dönümlük, büyük bir ada. Karşımızda da bir ada var. İki tarafta da debisi çok yüksek olan nehir. Cuma gününün ertesi, Cumartesi 10:00 oldu, 12:00 oldu. İnanılmaz sinek var, perişan ediyor. Bekliyoruz aç susuz. Adanın öbür tarafına geçtik. Yunanistan olduğunu duyduğumuz sesler geldi. “Ela, ela” diye sesler geliyor. Birbirimizi görüyoruz. Ama arada kocaman bir nehir var. Saat akşamüzeri beş gibiydi. Orada bir balıkçı teknesi gördük gezen. İki genç insan.

– O saate kadar çocuklar aç mı kaldı?

Sabahat Alcı: Yanımızda diğer ailenin kuruyemişleri hurması vardı. Küçük küçük onlardan atıştırıyorduk. Küçük bir pet şişede su vardı. Onları içiyorlardı. Onun haricinde yeme içme yoktu. Bir balıkçı teknesi gördük ve kurtulduk diye sevindik. Kurtulduk artık diye kendimizi duyurmaya çalıştık. Buradayız dedik. Sesimizi duydular. Yavaş yavaş yaklaştılar.

Kürşad Alcı: Önce gittiler. Dolaştılar, etrafı kolaçan ettiler anladığım kadarıyla. Biz böyle şeyleri bilmediğimiz için gerçekten saf insanlarız. Sonradan düşününce aklıma geliyor. Önce gitti. Balıkçı gittikten sonra 5 dakika sonra yeniden geldi. Şimdi anlıyorum etrafa bakmış kimse var mı diye. Sonra geldi bize sertçe “ne istiyorsunuz” dedi. Türk’tük, yanımızda beş aylık hamile bir bayan var ve düşük riski var. Yanımızdaki bayanın sıkıntısı yüzünden okunuyordu. Yani her haliyle sıkıntısı, acı çektiği anlaşılıyordu. Adama “yanımızda iki tane de kız çocuğu var. Bir de hamile kadın var dedim. Bizi karşıya geçirebilir misin? Biraz sıkıntılıyız” dedim. “Yardım eder misin” dedim. Karşı tarafta iki tane kara parçası görünüyor. Tam olarak kestiremiyoruz. Adam “10 bin Euro verin sizi geçireyim” dedi. “Çantamız gitti her şeyimiz gitti, iki tane çocuğum var” dedim. Bize “‘FETÖCÜ’lerin’ canlarının ne kıymeti var” dedi. “Ararım Jandarmayı gelir alır sizi. Ya da 5 bin Euro verin” dedi. Tabiri caizse bize “sizin canınızın ne kıymeti var” dedi. Bizde büyük bir şok yaşadık ne yapsak diye. Cebimizde de o kadar para var. Kalan param. Parayı da ikiye ayırmıştım. Bir kısmı bir yerde diğer kısmı ise başka bir yanda idi. 5 binden biraz daha fazla vardı. İki erkek olarak birbirimize baktık. Benim iki çocuğum var. Birde hamile bir bayan. Parayı falan gözümüzün göreceği yok. “Verelim” dedi. Islak paraları. Oradan çıkardık verdik. Adam “hızlı hareket edin” diyerek bizi kayığına aldı. “Çabuk hareket edin yoksa sizi gelip alsınlar, çabuk çabuk” diyor. “Ya hemen karar verin ya da telefon açarım gelip alsınlar sizi” diye bize tehdit ediyor. Bizden 5 bin Euro aldı ve teknesine bindirdi. İki tane karşıda kara parçası var karşıdan görünen. Ben özellikle sordum “Yunanistan’a nasıl geçeceğiz” diye. “Bu indiğiniz yerden 20 dakika mı dedi, yoksa 20 km dedi hatırlamıyorum, “yürüyünce karşınıza köy çıkacak orda Yunanistan’da irtibat kurarsınız” dedi. Bizi apar topar indirdi hatta kendisi düştü. O kadar çok acele ediyordu. Bizi bir yere bıraktı. Biz sonra anlıyoruz. Bu kadar acele ettiğini. Yunanistan’da indik diye sevindik adam hemen bizi bıraktı kaçtı.

Sabahat Alcı: Biz çok sevindik heyecanlandık Yunanistan’a geçtik diye.

Kürşad Alcı: 3-4 dakika yürüdük. Aman yarabbi! Yine bir su. Bizi bir başka adaya bırakmış. Anladığım kadarıyla Yunan askeri şikayet edebilir diye Yunanistan’a değil de karşı taraftaki adaya bırakmış. Bizi orada ölüme terk etti, beş bin Euro için, altı tane insanı ölüme terk edip gitti.

Kürşad Alcı: Adaya bırakınca para ve ümidimiz de bitti ne yapacağız diye. Nasıl yapacağız. Birisi alır mı diye. Çok korktuk. Mesaj çekmiştik. Acaba ulaşmış mıdır? Birisi alır mı? Bir yandan kurtulmuş olmanın sevincini yaşıyorduk. Yine bir ümit var. Ama daha çok onun perişanlığını yaşadık. Bir yanda kurtulmuş olmanın sevincini yaşarken yeniden ümitsizlik oldu. Geçtiğimizde sanırım saat 17:00 ye doğruydu. Hava kararmamıştı. Ama hala kararma korkusu var. Ya hala kimse gelmezse yine orda kalırsak. Yağmur yağarsa sığınacak hiçbir yer yok. İnanın yemekle ilgili hiçbir şey hissetmiyorsunuz. Açlığı da hissetmiyorsunuz. O kadar kaldık orada hiç açlığı hissetmedik.

Sabahat Alcı: Sadece susuzluk…

– 24 saatte ikinci adaya bıraktı, paralarınızı aldı kaçtı sonra ne oldu?

Kürşat Alcı: Allah’ından bulsun bizi oraya bırakan balıkçı. Bizi bıraktı. Büyük bir şok yaşadık, tabii. Bütün hayallerimiz umutlarımız bitti. Adanın etrafını dolanıyoruz acaba bir yol var mı diye. Ama yok. Biz de o ses gelen Yunanistan tarafına bir yere doğdu açıklık bir yer vardı oraya doğru gittik. Sesleniriz. Bir geçen olur bizi belki bir gören olur ümidiyle o tarafa gittik. Bu arada da hava bozmaya başlamıştı. Gök gürültüsü vardı. Bu anlattıklarımız Cumartesi akşamı oluyor. Geçtiğimizde karşıda 3 tane insan gördük. Mavi elbiseli, tahminim onlar polis. Hemen seslendik. Durumu anlatmaya çalıştık İngilizce olarak. Bize dedi ki “Yunan polisi sizi alacak. Merak etmeyin bekleyin” dedi. Biraz ümitlendik. Herhalde bizi alacaklar dedik. Ama maalesef öyle olmadı durum. Sonra hava bozmaya başladı. Yağmur yağacak. Ağaçların kenarına kulübe gibi bir şey yapmaya çalıştık. Yağmurdan korunmak için. Üzerlerine de yaprak koyduk. Üzerimizdeki bazı şeyleri de koyarak en azından yağmurdan korunmak istiyorduk. O kadar şiddetli yağmur yağdı ki, yıkıldı orası. Sırılsıklam ıslandık. Yağmur yağmaya devam ediyor. Ama isyan etmedik. Dua ettik. “Allah’ım sen görüyorsun” dedik. Hava kararmaya yakındı. Zaten yeni kurumuştuk. Tekrardan sırılsıklam olduk. Hava kararınca ne yapacağız diye düşünmeye başladık. Islanmamış ağaç parçalarından topladık. Ve bir ateş yaktık. Sonra ıslak odunları da yakmaya çalıştık. Nasıl yandı hala bilmiyorum! Güzel bir ateş yandı. Söndürmemek için gayret gösterdik. O bizi korudu, ısındık. Türkiye’den de bu türlü şeylere uzak değilim, arıcılık falan yapmışlığım var. Pet şişenin yarısı kadar bir su vardı. İki yudumluk. Çocuklar onu birer yudum içtiler ve bitti. Susuzluk baş gösterdi. Nehrin suyunu da içmek istemedik gelecekler dedik nasıl olsa. Karşıdan bizi gördüler çünkü. Böyle bir durum oldu. Gelecekler diye de su içmedik. Ateşin etkisi ile geçirdik.

– Gece boyunca ne yaptınız çocuklarla ne konuştunuz?

Sabahat Alcı: Çocukları sürekli olarak teskin etmeye çalışıyorum. Eğlendirmek için uğraştık. Nihayetinde çocuk işte. Sürekli onları moralli tutup güldürmeye çalışıyorum. Korkmamaları için teskin ediyorum. Ama zaman zaman da bizim de yüzümüz düşüyor. Bizim de yüzümüz düştüğü zaman onlar da başlıyorlar ağlamaya. Küçük kız değil ama büyük kız biraz daha fazla ağladı. Korkulu bir gece yaşadık.

– Çocuklar neyin ne olduğunun neden ülkenizi terk ettiğinizin farkındalar mıydı?

Sabahat Alcı: Yani az çok farkındalardı. Öyle olmasa büyük kızım şöyle demezdi. “Ara sıra ağlıyoruz sızlıyoruz ama anne-baba iyi ki yanımızdasınız bir şeyleri yaşıyoruz ama iyi ki yine de birlikteyiz.” Büyük kızım sık sık “beraberiz” diyordu. Yaşları her ne kadar küçük de olsa bazı olayları biz kendi aramızda da konuşsak yine de çocuklar farkındaydı.

– Cuma günü bot battı. Cumartesiyi bu şekilde geçirdiniz. Sonra ne oldu?

Kürşat Alıcı: Cumartesi gecesi çok zor geçti. Yatacak hiçbir şey yok. Taşların üzerindeyiz. Yerler çamur. Çocukları ben ve eşim biraz kucağımızda biraz can yeleklerinin üzerinde yere temas etmemeleri için uyutmaya çalışıyoruz. Gece zor geçti. Eşimin bize daha önceden öğretileri vardı. Biz duaya inanırız. Sürekli çocuklara da bunu önceden de telkin ediyordu. Çocuklar dua edeceğiz bu günler geçecek diyordu. Bunu yaptık ve geçmesini istedik ve geçti. Zor geçti. Cumartesi gecesini böyle geçirdik. Pazar günü kalktık artık susuzluk dayanılacak halde değildi. Pet şişenin içersine su doldurup ateşin içersine atarsınız o pet şişe erimez. Bunu biliyorduk. Kaynar ama erimez. Bir pet şişe buldum ve nehirden su doldurdum. Dayanacak durumda değildik. Açlık değil ama susuzluk dayanılmaz durum almıştı. Eşimle şakalaşıyorduk. “Dört tarafımız su, susuzluktan kavruluyoruz” diye. Bir yudum su yok ama dört bir tarafımız su. Böyle bir durum var. Sonra pet şişeyi kaynattım. Soğuttuk daha sonra. Eşimin tülbenti ile süzerek çerez kabına su koyduk. Çünkü su çok kumlu. Süzerek içirmeye çalıştık. Pazar günü askerler geldiler. Bize dediler ki, “Orası Türk tarafı gelip alamayız sizi” dediler. “Biliyorsunuz bir takım sorunlar var” dediler. “Türkiye’ye dönmelisiniz” dediler. Ama durumumuza çok üzülüyorlar. O insanların o halini görünce bizi alamıyorlar ama o vicdani durumları… Bir de 5 bin Euro’yu alan kaçan…. Bizi alamıyorlar fakat ağladılar… Dizlerini dövüyorlar. Karşımızda sağa sola haber veriyorlar. Yunanlı askerler. Bir tanesi görüyorum karşımızda, “Ben bir babayım” diyor. Anlaşıyoruz. “Ben bir babayım diyor” yarım İngilizce ile anlaşıyoruz. “Ben sizi burada bırakamam nasıl olacak” diyor. Ne gelip alabiliyor ne de bırakıp gidebiliyor. O anı görmeniz lazımdı. Çok farklı durumla büyüdüğümüz için o anda acılarımızı unuttum. Çok insani bir durum. Allah’ım dedim ne güzel insan bunlar. İnsanlar benim çocuklarım için ağlıyorlar. Ben de ağlıyorum ama çok ağladım. Çaresizlik zor bir şey. Biz Allah’a sığınmanın ne demek olduğunu orda anladık.

– Arkanızda bıraktığınız ülkedekiler size terörist dediler. Ayrılmak zorunda bıraktılar. Ama bir insan çıktı Yunanlı gözyaşları ile karşıladılar.

Kürşat Alcı: Hadi diyelim Türkiye’dekiler korkuyorlar ya da farklı şeyler. Ama o balıkçı. Bizim halimizi çocukları hamile bayanı gördün, vicdanın kırıntısı olmaz mı hiç? Maalesef yok. Ama diğeri gelip alamıyor fakat terk etmiyor bekliyor. Sonra güzel noktalar da oldu. Çocuklarımıza telkin ettiğimiz şeyleri orda Allah denk getirdi. “Dua edin” diyorduk. Küçük kızım artık dayanamadı. Meriç’in suyu biraz kokuyor kötü ne kadar kaynatmış olsak da. Ağlayarak küçük kızım “Allah’ım ne olur bana bir su gönder, su içmek istiyorum” dedi. Biraz önce dizine vuran adam çıktı geldi. Çocukları görünce “su var mı” diye sordu. Gitti iki tane pet şişe su attı. Ebrar’ın duası kabul olmuştu. Küçük kızımın biraz yaşının verdiği hafif şımarıkla da “Allah’ım bir de küçük çikolata olsa iyi olur” dedi. Adam geriye gitti tekrar. İki tane de çikolata varmış onları da attı. Duasının kabul olduğunu gördük. Bizi ayakta tutan bu oldu. “Biz dua edeceğiz ve buradan kurtulacağız” dediler. Çünkü dua edince oluyor. Ayakta tutan şey bu oldu. Sonra onlar dediler biz görüşmeler yapacağız. İrtibatlaşacağız bir taraf alacak dediler. Burada bırakacak değil dediler. Kaldığımız ada Türkiye’ye ait bir ada olduğu için gelip alamadılar bizi. “Haber vereceğiz bilgilendireceğiz” dediler. Sizi buradan kurtarmaya çalışacağız. Bizi sürekli bu şekilde telkin ediyorlar. 2-3 saate bir gelip gidiyorlar. Bizi moralman ayakta tutmaya çalışıyorlar. Pazar günü de böyle geçmiş oldu.

Yemek yemedik ama bunu düşünecek durumumuz yok. Suyu kaynatıp içiyoruz. Onun dışında hurma ve cevizden küçük küçük parçalar yedi çocuklar ve hamile bacımız. Yemek bu.

Pazartesi sabah insanlar gelmişler bizim durumumuzu görmüşler. Ufak bir organizasyon yapmışlar. 6 tane 1,5 litrelik pet şişe attılar. Susuzluğumuzu gördükleri için, sonra yiyecek konserve ve başka yiyecekler vardı. İple gönderdiler. Öncesinde biz geleceğiz demişlerdi. O durumda bile konservenin tavuk olduğunu ve yiyebileceğimizi söylediler. Bunu sizin için aldık diyorlar. Bu da beni çok etkilemişti. Ben çok dua ediyorum o insanlara. Pazartesi sanırım 10 civarında bize bunları verdiler. Sanırım öğlene doğru. Sonra bir tanesine “yarım yamalak vahşi hayvan gibi mi besleneceğiz” dedim?

“Ne istiyorsunuz” dediler. “Bu ip sağlam mı?” Güldü ve karşı tarafa da gitti. Oraya bağladı. Ama sıkı bağladı. Onu fırsat bildik. İpin diğer ucunu kendi tarafımızdaki ağaca bağladık. Yüzme de biliyorum ailemi de bırakamadım. Meriç’te çok hızlı aktığı için çıkamadım adadan. Sırtıma alıp insanları taşımak zordu. Yani ne kadar iyi yüzme bilsem de göze alamadım. İpi sağlam bir ağaca bağladıktan sonra hemen suya atladım. İpi koltuğumun altına alarak girdim. Suyun büyük bir kısmı benim boyuma yakındı derin değildi. 2 metrelik bir alan boyumuzu geçiyordu. Hemen karşıya geçtim. Hamile bacımıza dedim hemen gel. Zaten beni de geçerken görmüşlerdi. Ona tarif ettim koltuğunun altına sıkı şeklinde sıkıştırıp bana doğru yürüyerek gelmesini istedim. Derin yere gelince debisi o kadar yüksek ki ayakları yerden kesildi ve yatırdı. Ben uzandım hemen ablayı aldım. Çektik çıkardık. Daha sonra eşim geldi. Hamile bacımızın eşi geçti. Çocuklar bekliyordu. O arkadaşa “beni burada bekle ben çocukları tek tek alıp geleceğim geçireceğiz” dedim. Tekrar adaya gittim. Kızlara can yeleklerini giydirdim ne olursa olsun boynumu bırakmayın sıkıca sarılın dedim. Önce büyük kızımı alayım dedim. “Ben dedi kardeşimi burada bırakamam” dedi. Boynuma sarıldı. Karşıya geçirdim. Diğer arkadaşa verdim. Tekrar geriye geldim diğer kızımı geçirdim. Yunanistan tarafına geçtik. Biraz yürüdük. Önceden gören askerler bizi çok güzel karşıladılar. Hepsi aynı şeyi söylüyordu biliyoruz diyordu. “Sizin kötü insanlar olmadığınızı gördük siz ilk değilsiniz” diyerek bizi teskin etmeye çalışıyorlardı. Gerçekten bir tanesi unutamadığım anlardan bir tanesi, kaşarlı sandviç yapmış kızıma verdiği anı hatırlıyorum. Polisleri hatırlıyorum kıyafet veriyorlardı, hayal gibiydi. Ama bize kıyafet uydurmaya çalışıyorlardı. İnsanların o halini görmek lazımdı.

Sabahat Alcı: Kurtulmanın sevinci vardı. Çok fazla sinek olduğu için çocukların vücutları delik deşikti. Bir Yunanlının bir ilaç bulup onların vücuduna sürmesi çocuklarla ilgilenmesi güldürmeye çalışması çok değişik bir duyguydu.

Kürşad Alcı: Toplamda üç gece dördüncü günün sabahında geçmiş olduk. Aç susuz bir şekilde çocukları güldürme, oyalama çabaları… Duaları hissettik. Eşimle çok konuştuk bunları. Çocuklar uyusa da siz uyuyamıyorsunuz. O dualar kulağımızda çınlıyordu. Biz Yunanistan’da çok güzel insanlarla karşılaştık. İsimlerini bilmediğimiz. Kafamda farklı canlandırdığım çok farklı insanlarla karşılaştık. Güzel insanlarla karşılaştık. Bir gün gidip onlardan özür dilemek isterim. Geçmiş düşüncelerim için onlardan özür dilemek isterim. Dediğim gibi benim kodlarım çok değişti. Ama böyle bir hikaye. Herkesin farklı bir hikayesi var. Tez zamanda bu sıkıntılar sona erer inşallah.

Sabahat Alcı: Kısa bir süre gözaltında kaldım. Çocuklarım tedavi gördüler. Terörist muamelesi gördük. Umutlar bitti derken duaya sarılmak ve Yunan tarafına çıkmak.

– Çocuklar ne diyor?

Kürşad Alcı: Zaman zaman hatırlatıyorlar biz bunu yapmıştık falan diye. Onları bir tebessümle anlatıyorlar. Mutlular şimdi.

Sabahat Alcı: Özgürlük onları da mutlu etti. Özgür olmak güzel bir şey. Ekmeksiz susuz yaşanıyor fakat özgür olmadan yaşanmıyor maalesef.

kaynak: kronos7.news

Share.

Comments are closed.